9 Mayıs 2020 Cumartesi

EGE’DE BİR KÖYE YERLEŞMEK ÜZERİNE
Ben bu kararı neden ve nasıl verdim hala düşünüyorum. Çocukluğumdan beri köy ortamını, doğaya gitmeyi, yürümeyi, kendime doğadan arkadaşlar edinmeyi seviyorum. Ege’ye yerleşmeme neden olan çok faktör var aslında. Bu yazımda bu nedenleri sıralı olmasa bile toparlamaya çalışacağım. Hikayemi anlatacağım. Bu arada Egeye yerleşme kararı üzerine bir çok kişinin bloğunda yazdıklarını da okuyorum. Zorluklar üzerine yazanlar da var. Ben çok ani bir karar vererek Ege’ye yöneldim. Bunun nedenlerini de kendime çok sordum. İlk aklıma gelen mucizevi bir şekilde on sene önce arkadaşlarımla gittiğim Ege köyüne hayran kalıp “Ben burada yaşayabilirim ileride” dediğimi hatırlamam. Şelale tırmanışı, kanyonda yürüyüş yapmamız, kaldığımız pansiyonda sabahları erkenden bisikletle göl kenarından köy pazarına gidip pazardakilerle sohbet etmem, orada geçirdiğimiz birkaç günün çok iyi gelmesi, insanını sevmem, meyve ve sebzelerin doğallığı, portakal kokulu sokaklar, küçük kafeler,  esnaf lokantaları, sakinlik ve huzur içinde yaşayanları gözlemlemem oldu diyebilirim. Nerden bilirdim ki seneler sonra dönüp dolaşıp yaşayacağım yer olarak oraya karar vereceğimi. Bazen derler ya öyle bir dilersin ki gün gelip o dilek karşına çıkıverir. Bunu yaşadım işte!

Akdeniz’de çok güzel. Her sene Runanotolia koşusu için Mart’ın ikinci haftasonu Antalya’ya gitmek bir rituel gibi oldu benim ve arkadaşlarım için. Sadece haftasonu için büyükşehirden uzaklaşmak ve deniz kenarında zaman geçirmek, yürümek, Antalya’nın sokaklarında yürümek, kaybolmak… Anltalya tarafında nereye yerleşmek istersin deseler kesinlikle Kaş derdim sanırım. Yazları çok sıcak oluyor, bizim gittiğimiz mevsimde ise hava limonata gibi.  İlerleyen yıllarda tek başıma ya da  arkadaşlarımla beraber Ege bölgesine kısa süreli 2-3 günlük çok gezi yaptım. Balıkesir havaalanına inip araba kiralayıp, deniz kenarında konaklayıp, Ege’de bulunan köyleri gezdiğimiz oldu. Hatta Hıdrellez zamanı olduğunu hatırlıyorum. 2018 yılıydı sanırım. Dileklerimizi kaldığımız yerde mis gibi kokan gül ağacının altına geceden koyup, sabah erkenden kalkıp denize atmıştık. Ben işte o zamanda dileklerimde  Ege’de küçücük bir yerde yaşamayı dilemiştim. Adatepe, Yeşilyurt, Ahmetçe, Assos (Behram), Gülpınar, Babakale, Güre (Gordo restoranın yemekleri nefis), Çetmi, Küçükköy’ü (mandradan lor peyniri almıştık, tamamen taze süt kokusu) gezmiştik.

Ege’ye yerleşme düşüncemin pekişmesinde Likya yolu yürüyüşleri,  Karya yolunun  kesinlikle etkisinin çok olduğunu düşünüyorum. Ara molalarda sohbet ettiğimiz insanlar. Ege’nin insanı güzel. Dalaman havalimanından yakın mesafede gidilebilecek o kadar güzel yerler var ki. Ege’de popüler olan yerleri kalabalık olduğu zaman yerine daha sakin olduğu zaman gezmek daha dinlendirici geliyor. Dalyan, İztuzu, Sarıgerme, Göcek, Ekincik, Sultaniye, Yuvarlakçay, Kaunos, Köyceğiz, Akyaka, Marmaris, İçmeler, Selimiye, Datça, Fethiye…

Tabi yaşamak ve tatil için gitmek farklı şeyler. Tatil için gittiğinde sıcak ayları tercih ediyorsun ve yazın turist çok oluyor. Kışın inanılmaz bir sessizlik ve karanlık hakim olabilmekte. Diğer mevsimleri de görmek gerekli. Oysa uygun ulaşım bulmak bile zor olabilmekte yaz dışında gittiğinde. Henüz bir kış geçirmedim seçtiğim yerde. O nedenle uzun süreli yaşamak nasıl olacak bir şey diyemiyorum. Şu anda çalışıyorum ve kısa süreli olarak sadece tatil zamanları gidebiliyorum.
Yirmi seneden fazla süredir çalışmayla çok da biriktirememiş, seyahatlere çok para harcamışım. Şu anda iyi ki gezip görmüşüm diyorum tabi ki. Hiç pişman değilim. Bir süredir arabayı değiştirmeyi düşünürken, Ege’de belirlediğim yerle ilgili ilanlara bakmaya başladım. O da ne? Küçücük bir ev ilanı dikkatimi çekti. Banka kredisi de alırsam karşılayabileceğim gibi. Abime gönderdim. O da beğendi. O sıra Karya yolu yürüyüşü için Ege’ye gidecektim zaten. Bir günlüğüne arkadaşlarımdan ayrılıp evi görmeye gidecek şekilde planlama yaptım. Abim de haftasonu yengemle günübirlik atlayıp geldiler. Geceden otobüse bindiler. Datça tarafında emlakçılık yapan  arkadaşı Ahmet abi onları karşıladı ve sabahtan buluştuk. İlandaki resme göre evi de çok kolay bulduk, önünde durduk tesadüfen diyebilirim. Oldu işte. Abimle yengemde beğendiler, geriye ödeme için banka kredisine başvurmam kaldı. Şimdi düşünüyorum da süreç gerçekten kolaylıkla geçti. Kredinin çıkması, satış işleminin gerçekleştirilmesi, sevdiklerimin bu süreçte yanımda olmaları. Evi döşeme sürecimde komşuların o kadar yardımcı oldular ki!  Sadece gerekli olan şeyleri aldım. Minimalizme önem verecek şekilde yerleştirdim. Bu süreçte internet firması olarak keşfettiğim Vivense firmasından çok memnun kaldım. Tüm ürünler zamanında varmadı, aksamalar oldu belki ama fiyat maliyet dengesine baktığımda seçtiğim ürünlerden çok memnun kaldım. Evimde en çok istediğim şey sevginin, huzurun, sadeliğin ve doğallığın olması. Her sey bembeyaz. Az ve öz. Gereksiz bir sey, kalabalık yok. Küçücük olduğundan eşyalar da ona göre, küçülebilir masa, katlanabilir koltuk. Balkonun olması nefes demek. İlk kaldığım günü hatırlayınca akşama doğru kurbağa sesleri duyduğumu, sabah ise horoz sesi, kuşların cıvıltısı ile uyandığımı hatırlıyorum. Güneşin doğuşunu ve ayın batışını görebiliyorum. Yeşilliği görebiliyorum. Gürültü yok. Sakin bir yer burası ve bu çok hoşuma gidiyor. Gecen yaz Gülsüm ile Pınar geldi ziyaretime. Önce yürüyerek etrafı keşfedelim dedik. Migrosa uğrayıp yanımıza meyve alalım dedik, yok. Başka bir şeyler alıp çıktık tabi. Yorulunca bir parka girdik. Yerde mandalina kabukları. Niye yere atmışlar ki dedik. Başımızı kaldırdığımızda her yer mandalina. Sonradan öğrendik ki burada mandalina, portakala, greyfurtta öyle çok para verilmez. Parka girip yiyebilirsin. Mis gibi kokuyor her yer. Bunu burada yaşayan bir arkadaş anlattı daha sonra. Ne güzel dedim. Dalında koparmaya kıyamazsın bile. Sadece ihtiyacın kadar al ve ye. Çöpler de yere atılmasa daha da güzel olur tabi. Belediyenin koyduğu çöp kutuları var oturduğun yerin hemen yanında.

Evimde, Ege’de kaldığım süre içinde fark ettiklerim neler? İnsanları gerçekten yardımsever ve güleryüzlü. Sabah simit alıyorum bozuk para çıkışmazsa kızım sonra bırakırsın diyor simitçi amca. Pazarda alışveriş yapıyorum, fazladan veriyor, bu da bizden olsun diyor. Tokgözlüler. Esnaf çok etrafta. Kasap yakında, balıkçı yakında, bakkal yakında.Bir iki tane büyük süpermarket var. Öyle büyük marka alışveriş yerleri yok. Yerel dondurmacı var, tamamen doğal meyvelerden yapıyor dondurmasını.

Bununla birlikte evde tadilat yaptırma sürecinde ise usta hemen söylediği zamanda gelmeyebilir, işin anında çözülmeyebilir. Perde konusunda bunu yaşadım. İşin güzel yanı bütün ustalar da hemen hemen birbirini, iş yapma şekillerini biliyor birbirlerinin. Refere ediyorlar, birbirlerinin tanıdığı çıkıyorlar. Sakinlik bir yaşam biçimi olmuş. Aceleye yer yok. Beklemesini bileceksin. Biz büyük şehirde her şeyin zamanında yapılmasına alışmışız tabi. Neyse ki ben şanslıydım, usta işini söz verdiği zamanda bitirdi. Havaalanından geldiğimde eve yol kenarından taksiye binerek gidiyorum. Sen tanımasan da esnaf da seni tanımaya başlıyor, hatırlıyor. Ankara’dan geldiğini, üniversitede hoca olduğunu biliyorlar. Bir blogda küçük yerde yaşamanın zorluğu olarak herkesin herkese çok dikkat ettiği de belirtilmiş ya da bir süre sonra sakinlikten sıkılabileceğiniz. Rahatsızlık duyacağım bir şey olmadı şimdiye kadar. Kendi başınıza zaman geçirebileb bir yapınız da varsa hiç sorun yok bilin. Üstelik komşularım da çok iyi. Bahçe için limon ağacı almıştım. Nesrin ablam (alt kat komsum) çağırdı ve tüm komşular birlikte limon ağacı, portakal ağacı diktik bahçeye.

Yolda giderken teyzeler laf atıyor sen nerenin kızısın? diye. Başlıyorsun ayak üstü sohbete. İlk taşındığımda Elfida temizliğe yardımcı olmuştu sağolsun. Sonra sohbet ettik biraz. Pazara gidip yeşillik alacağımı söyleyince işim bitiyor, gel benimle bahçeden vereyim sana dedi. Bisikletlerimize bindik gittik evine. Mesafeler zaten çok yakın. Bahçesinde yok yok. Çeşit çeşit sebzeler. Bir torba dolusu patlıcan, biber, domates doldurdu. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Taze taze dalından topladı verdi. Türk kahvesi içip sohbet ettik. Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır derler ya. Güzel insanlar buradakiler. Oğlu okuyor, o da çalışıyor. Yaşamaları için gereken gıda topraktan geliyor. Çalışınca her seyi veriyor toprak işte. Bu çok önemli. Birde iyi insan olmak, dürüst olmak. Büyük şehirde güvensizlik aldı başını gitti. Sinirli insanlarla dolu her yer, trafikten sağlam şekilde eve varabilsem düşüncesiyle evine gidiyorsun. İyi insan olmak, kalp kırmamak ne kadar önemli. Sohbet etmeye başladığında karşındakinde kötü düşüncenin olmadığını bilerek sohbet edebilmek…(Yazının devamı gelecek...)






















































2 Ekim 2016 Pazar

İZLANDA’YI NEDEN SEVDİM?

This was one of the coolest things we did while in Iceland!


Doğası farklılıklarla dolu ve  sizi her an şaşırtabilen, Atlas okyanusunun kuzeyinde Grönland’a yakın bir Avrupa ülkesi İzlanda. 1944’te  Danimarka’dan koparak bağımsızlığını ilan etmiş. Bomboş bir arazi, "burada ne işimiz var ki" dediğiniz anda öylesine bir doğa harikası ya da olay karşınıza çıkıyor ki "nasıl yaniiiii???? " diyorsunuz. Doğaya ayak uydurmanız gerekiyor. Sağ taraf çorak arazi gibi dururken, sol taraf yemyeşil, yeşillikler içinde Hobbit evleri, doğal jakuziler,  insana benzeyen şekilleriyle kayalar, dağın içinden çıkan şelaleler, boş yollar, ansızın çıkan gökkuşağı . Çimen ve yeşillik olan bir yerden geçiyoruz derken ansızın lav ve kül bahçesine giriyorsunuz.
Bir taraf buzul kaplı, bir tarafta yer fokur fokur kaynıyor. Ateş ve Buz ülkesinde ateş ve buz yan yana. Atlar, koyunlar doğada başıboş geziyor. Sahipleri yok mu bunların diyorsunuz. Yaklaşınca atlar kaçmıyor, insan gibi bakıyorlar. Hatta bazıları sevmenize izin veriyor. Koyunlar hele çok komik. Durup durup koyun seyrettik. Top gibi yumuk yumuklar. Bulutlar bile pamuk pamuk koyuna benziyor. Alttan iki çalı bacak takılmış her birine sanki. Görüntüleri çok komik. Daha da komiği onlar da bize bakıyor, bizi inceliyor cok yaklaşmayınca. Yaklaşırsak kaçıyorlar.




İnsanlar ortada yok. “Hidden people” diyorlar zaten. Ve kitapçılarda elf, trol hikaye kitaplarını görüyorsunuz. Boşuna yazılmamış elf hikayeleri. Adaya ilk yerleşenler Vikinglermiş. Düzen var ve herkes bu düzene uyuyor. Kendi kendini kontrol ediyor. Görünürde denetleyen yok sanki. Kaybolsak, başımıza bir şey gelse kimse bizi bulamaz diyeceğiniz yerlerden geçiyorsunuz. Orman yok, yabani hayvan da yok. Ayı görmedik yani. Buzulların olmadığı kesimlerde geniş otlaklar var. Gulf stream akıntısı nedeniyle soğuğu da çok fazla hissetmiyorsunuz. Dünyada en çok silah bulunduran ülkelerden biri olmasına rağmen, en az suç işlenen sekizinci ülke. Silah tozunun kaynağı burada aslında, ilerde anlatacağım. Human Development Index’e göre yaşam kalitesi en yüksek olan ülke. Panama belgeleri açığa çıkmıştı hatırlarsanız. İlk istifa İzlanda Başbakanından gelmişti. Veeee kuzey ışıkları tabi ki!



Kuzey ışıklarını görebilmeniz için en iyi dönemin Eylül-Mart arası olduğu söyleniyor. Dans eden ruhlar, dans eden ışıklar her ne derseniz diyin mucizeyle karşılaşmış gibi oluyorsunuz görünce. İzlanda da doğa öylesine güzel ki kartpostalın içine girip yürüdüğünüzü düşündüğünüz anlar oluyor.  Lavlar, krater gölleri, şelaleler, gayzer, tepelerdeki karlar. Ürün yetişecek bir arazi yok ama doğa büyüleyici ve sürprizlerle dolu. 

Pahalı mı? Yeme, içme çok pahalı. Para birimi İzlanda kronu (ISK). Dönüştürmesi de zor. 100ISK= 2,64TL, 1000ISK=26TL  Bir kupa kahve 540 ISK (15TL), balık çorbası 1990 ISK (52TL), tavuk kanadı 1380 ISK (37TL), salata 1990  ISK (52TL), tost 750 ISK (20TL), soda 385 ISK (10TL). Baget ekmek 15TL. Buğday yetişmesi çok zor tabi. Hockaup denilen alışveriş yeri şehrin dışında. Fiyatlar evet çok pahalı. Coca Cola 190 ISK. Araba kiralayacaksanız büyük alışveriş yerlerinden alışveriş yapın. Kredi kartıyla da alışveriş yapılabiliyor. Reykjavik’de marketler de çok pahalı. Naylon poşet için de para ödemeniz gerekir o nedenle yanınızda küçülebilen bez çanta olsun. Ada olduğu için nakliye maliyetleri yüksek, ürün yetiştirmesi zor. Balıkçılık, turizm önemli. Balina, morina, ringa balıkları ünlü. Özellikle de kış turizmi ve termal kaynaklı turizm oldukça gelişmiş.
2008 krizinde Norveç’e çok göç eden olmuş. Dunkin Donuts’da konuştuğumuz çalışanlar yaşayan herkes için İzlanda’nın pahalı olduğunu, yaşam kalitesi yüksek olan bir ülke denilse de geçimin zor olduğunu, gençlerin uygun kiralık ev aradıklarını, gençlerin gelirlerinin ev almaya yetmeyeceğini, eğitimli kesimin büyük kısmının Norveç’e göç ettiğini söylediler. Yeme içme için konserve yiyecekler, hazır çorba, çerez, poşet çay, kahve gibi ürünleri yanınızda getirebilirsiniz. Kendinize yolda mola verdiğinizde yemek için sandviç hazırlayabilirsiniz. Açıkcası öğle molalarında hazır çorba, termosta sıcak su çok işimize yaradı. Öyle her istediğiniz an tesis, alışveriş yeri bulabileceğiniz bir yer değil burası.  Çok uzun süre hiçbir tesisle karşılaşmadan yol alıyorsunuz. Hazırlıklı gelmeniz gerek. Gerekirse de bir hafta az yiyin, diyet yapın. Kamp ocağını da getirmiştim ama yakıtı alt bagaja koymama rağmen havaalanında aldıklarından yeniden yakıt almadık ve kullanamadık.
Ana şehirler: Reykjavik, Vik, Höfn ve Akureyri. Her birinde birbirinden çok farklı doğa güzellikleri var. Birini görmeseniz aklınızda kalır. Buraya gelmeyi planlayın. Şansımız yaver gitti kuzey ışıklarını bedava gördük. Sırf  bunun için fotoğraf turları düzenleniyormuş 10 günlüğü 2500 euro’ya. Son olarak buraya tur yerine doğayı seven, iyi yol arkadaşlarıyla gelmenizi öneririm.
Yanınızda Olması Gerekenler: Yağmurluk, sıcak su için termos, polar ya da kaz tüyü mont, eldiven, bere, tırmanmayı seviyorsanız bilekli bot, ıslanmayacak yürüyüş ayakkabısı, termal havuzlar için mayo, havlu, bone, güneş gözlüğü, şelalelerde ıslanmamak için yağmurluk, telefonunuzun ıslanmaması için su geçirmeyen şeffaf koruyucu kap (özellikle Blue Lagoon ve şelale çekimlerinde gerekecek), tabi ki fotoğraf makinanız, şarj, piller, uyku yastığı, plastik bardak, tabak, öğle yemekleri için hazır çorba, balık konserve, bisküvi, çerez.
Satın alınabilecekler: Her şey çok pahalı ama gitmeden kendiniz ve büyükler için buradan hakiki balık yağı alabilirsiniz. Balık yağı, köpek balığı, balina yağı, magnet, kupa, iceland temalı anahtarlık.


Doğa Harikaları: Blue Lagoon, Stroker gayseri, Gulfoss şelalesi, arkasına geçilebilen Schjolandfoss şelalesi, black beach, buzullar, eyja yanardağı, kuzey ışıkları, Kerio kriter gölü, Thingvellir National Park, çimen evler, koyunlar, atlar.
Kuzey Işıklarının Görüldüğü Dönem: Mart-eylül arası. Yaz dönemi kalabalık ve fiyatlar daha da artıyor.
İzlanda! O kadar çok tanımlama var ki senin için. Ateş ve Buz ülkesi, dans eden ruhların ülkesi, elflerin ülkesi, trollerin ülkesi, kuzey ışıkları ülkesi, koyunların ülkesi, atların ülkesi, huzur ve sakinliğin ülkesi….Hepsini de hak ediyorsun kesinlikle. Bugüne kadar gördüğüm ülkelerden çok daha farklı bir coğrafya ve herseyin bir arada olduğu bir guzelliğe sahip İzlanda. Şaşkınlık içinde kalıp bu nasıl mümkün olabilir dediğim çok an oldu gezerken, bir tarafta lav tarlası bir tarafta yeşillik, bir taraf buzul bir tarafta sular kaynıyor, gayzerler. Kutupların yeşillenmesi iyi bir şey mi gerçi düşündürücü. Görüntü çok güzel tabi ama biraz araştırıp okuyunca özlemini duyduğumuz yeşilin, en istemediğimiz yerde ve yine neden olduğumuz küresel ısınmayla ortaya çıktığını öğrendim. Çok doğal bir şey değil yani bu durum. “Elimizdeki yeşilleri yok ederek kutupları yeşillendiriyoruz. Şimdi Pollyana gözüyle bu yeşerme için, yeni gelişen bitki örtüsü “ne güzel, en azından bazı yerler yeşilleniyormuş” diye görebiliriz. Ben öyle düşünmüştüm ama maalesef yeşillenme doğal yollarla değil, doğanın dengesi dışarıdan bir müdahale ile bozulduğunda dayanma süresi bir yere kadar oluyor. demiş  bir blog sahibi. Doğru demiş.
Ne zamandır görmek istediğim ülkeler arasındaydı. Kuzey ışıklarını görmek aslında abimin hayaliydi. Bu hayali gerçekleştirmek için yaklaşık bir sene öncesinden biletlerimizi almıştık. Önceden planlama yaptığınızda uygun fiyata bileti bulmak da kolay oluyor tabi gidememe riskini göz önüne almak gerekiyor. Bileti 14 eylül Sabiha Gökçen, THY İstanbul Kopenhag (Kopenhag’da iki gün kalış), 16 eylül Kopenhag’dan Iceland air ile Reykjavik’e geçiş ve  22 eylülde Reykjavik’den Kopenhag’a ve aynı gün havaalanında birkaç saat kalıp İstanbul’a dönüş olacak şekilde biletimizi ayarladık. THY İstanbul Kopenhag biletimizi gidiş dönüş 302 TL e aldık. Kopehang Reykjavik uçusu ise gidiş dönüş kişi başı 250 dolar. Toplamda gidiş dönüş uçuş maliyeti 1000TL yi geçti. Bu biletler çok önceden alınıp bir kenara konulabilir. Biletimi millerimle aldım. Bilet alırken millerle alınabilir mi, ödül bilet düzenlenebilir mi bunlara da dikkat etmek gerekiyor. Bir çok seyahatte yaz dönemine ya da ara dönem tatile denk gelecek şekilde biletleri çok önceden alıyorum ve zamanı geldiğinde bir terslik, sağlık sorunu olmazsa gideceğim diyorum. Başka türlü gezgin olmak zor. Tabi o tarih geldiğinde havayolu saat değişikliği yapabiliyor, uçuş değişebiliyor ya da gidemeyebileceğiniz bir durum oluşabiliyor. Gezmek istiyorsanız bunları göze almak lazım. Nitekim bizim uçuşta Sabiha Gökçen’den Atatürk havaalanına alındı, değişikliği havayolu yaptığı için fark ödemeden bileti tekrar düzenlemem gerekti. Abimle yengem izin durumunu ayarlayamadıkları için maalesef geziye katılamadılar. Sayımız Sara, Engin ve ben üçe düştü. Gezi rotasını Sara planladı. Gerçekten çok da güzel planlamış.  Bloglardan okuduğumuz kadarıyla İzlanda ada olduğu için genellikle Reykjavik’de konaklayıp günübirlik gidip gidip Reykjavik’e geri dönülecek şekilde planlama yapmış insanlar. Bizim Rotamıza göre kısaca Rekjavik (1 gün), Vik (2 gün), Höfn 1 gün), Akureyri (1gün) şeklinde adanın tamamını 360 derece gezdik  ve her yeri görmüş olduk. Dörtçekeri Engin kullandı ve şehirler arası mesafeler uzun olsa bile, yol yorgunluğuna rağmen hiç sesi çıkmadı, güvenli ve rahat yolculuk yapmamızı sağladı sağolsun. Sara, Engin size tesekkür ediyorum buradan, bu güzel gezi ve yol arkadaşlığınız için. 
14 Eylül 2016, Çarşamba, Kopenhag
Kopenhag ile İstanbul arasında bir saat fark var. Kopenhag Kastrup havaalanından track 2 alarak (tren), central tren istasyonuna 36 DKK (Danimarka kronu) (36DKK yaklaşık 17TL) geliyorsunuz. Merkez tren istasyonundan her yere ulaşım çok kolay.

Kopenhag’ın benim için önemi bir başka. Bir şehrin bisikletle ne kadar keyifli gezilebileceğini keşfettiğim ilk şehir. 2014 yılında gelmiştim daha önce. Bisiklet kiralayıp, her yere bisikletle gitmiştim. Kurşun asker, kibritçi kız, küçük deniz kızı gibi bir masalcıyla (Hans Christian Andersen) büyüyen Danimarka hayalgücüyle eğlenceyi bir araya getiren, çocuk gelişim oyuncağı legoyu 1930’larda Kirk Christiannen ile icat etmiş ve tüm dünyaya kazandırmış. Vikingler, tüccarlar limanı, Hamlet’i, bisikleti, legosu, sarayları, masalları ile çok güzel bir şehir. Bisikletle her yere ulaşım mümkün. 70 krona (yaklaşık 27TL) kimliğinizi depozito olarak bırakarak bir günlüğüne bisiklet kiralayabiliyorsunuz. Bisikleti teslim edince kimliğinizi geri alıyorsunuz.
 15 Eylül 2016 Perşembe, Kopenhag-Malmö

Sabah 6.25 treniyle (merkez istasyondan kalkıyor) 90 DKK ödeyerek Kopenhag’dan İsveç’in üçüncü büyük kenti Malmö’ye geçtik Sara, Engin ve ben. Oresund, Danimarka'nın başkenti Kopenhag ve İsveç'in önemli şehirlerinden Malmö’yü yü birbirine bağlayan, 1996-2000 yılları arasında yapılmış  16 km uzunluğunda dünyanın en büyük köprüsü. Kopenhag’da yaşayanlar için u köprü boldukça kolaylık sağlamış. İş için ya da alışveriş yapmak için gidenler çokmuş. Birkaç saatte gezip dönülebilecek bir yer. Tasarım mağazaları var. Hava günlük güneşlik, sıcak.  Yemeğimizi “Bee” adlı restoranda İsveç köftesi, püre, bezelye, salata kişi başı 110 SEK(İsveç kronu) (yaklaşık 39TL) ödeyerek yedik ve çok memnun kaldık. Kahve, su, kek ikramdı. İnsanların hiç acelesi yok. Gezi süresince gözlemlediğimiz bir şeyde herkesin sakin, acele etmeden yaşaması…
16 Eylül 2016, Cuma, Reykjavik, Blue Lagoon
16 eylül, Cuma günü asıl seyahatimiz başlıyor.  Havaalanında aramayı erkek görevliler yapıyor ve hiçbir rahatsızlık duymuyorsunuz. Krem, parfüm, diş macunu gibi 100ml altında olsa bile her türlü sıvının kilitli naylon poşette olması isteniyor. Poşetleri görevliler veriyor zaten. Çok kibar ve sakinler. Türkiye buradan 3 saat ileride. Saat 10.45 de Icelandair ile Keflavik havaalanına indik. Hava yağışlı ve soğuk 12-13 derece. Küçük bir havaalanı olan Keflavik’e inince araba kiralayacağımız yerden bir görevli karşıladı bizi. Shuttle ile arabamızı kiralayacağımız havaalanından 6-7 dk  uzaklıkta olan ofislerine, (adres: Lagoon Car Rental, Smisjuvellir 3, 230 Reykjones) gittik (info lagooncarrantal.is). Havaalanında araba kiralamak daha pahalı oluyormuş. Üç arkadaş KİA 4çekeri, 5 gece için 507 euro’ya kiraladık,
benzin ve taş sıçramaması (gravity) için 66 euro  ayrıca sigorta parası ilave edildi. Üç kişi için araba kiralama maliyeti altı gün, kişi başı 191 euro’ya maloluyor. 6 gün için benzine 10133 ISK verdik (yaklaşık 783TL) Üç kişi paylaştık. Dörtçeker 44 litreye, 80 000 ISK (İzlanda kronuna) doluyor. Kişi başı adayı altı gün dolaşma maliyeti kişi başı toplam 905 TL. Yani İzlanda’ya ulaşmak için uçak bileti 1052TL ve adayı altı gün dolaşma maliyeti 905TL. 
Plakamızda “LIFE GOES TO” yazıyor. Bakalım hayat bizi nereye götürecek?

6600km de iken arabamızı kiralamış olduk. Kıyılarının uzunluğu 6.000 km’den fazla. Gideceğimiz yerler haritada belirli ve Engin bir gün önceden navigasyona işaretlediğinden bulma konusunda sorun yaşamadık. Kendiniz gezecekseniz önceden rotayı, yer adlarını navigasyona işaretlemek çok önemli. “Here” programını telefonunuza indirip, İzlanda haritasını yükleyebilirsiniz. 

Yola çıkınca bize ilginç gelen, fotoğraf çekinmek istediğimiz her yerde durduk. 90 km hız sınırı var ve hız sınırı bazı yerlerde 60 km’ye düşüyor. İlk durağımız el ele tutuşmuş telden yapılmış çocuk şekilleri oldu. Yağmur, soğuk demedik fotoğraf çektik. Kükürt kokusunu almaya başladık havada. Her taraf
Her taraf kara renkli toprak, hava puslu. Taşları üst üste koyarak bazı yerlerde heykeller yapmışlar. Ağaç yok, yeşillik yok şehre doğru giderken. 
Haritaya baktığınızda adanın batısında bulunan Reykjavik küçük, yürüyerek dolaşılabilecek güzel bir yer, dünyada en kuzeyde bulunan başkent. 202 bin nüfusuyla İzlandanın üçte ikisini barındırıyor. Renkli evler, duvar resimleri, Laugavegur  ana caddesi üzerinde karşılıkla mağazalar, sanat galerileri, butik mağazalar var, tasarıma verilen önem dolaştıkça anlaşılıyor, tertemiz, bir yerde araba girmemesi için yolu bisiklet şeklinde bir kapı ile kapamışlar.
Hallgrimskirkja kilisesi (1945-1986) görülecek yerler arasında.  Dikkatimizi çeken bir şey de evlerde tam evin köşesine denk gelecek şekilde camların olması. Çok estetik durmuş, yüksek katlı bina yok. Genelde iki katlı evler. Ağaçlıklı ve yeşil. Kaldığımız evin rengi sapsarı. Konaklama için airbnb adresinden ve booking.com dan yararlandık. Konaklamayı geç ayarlarsanız burası turistik bir bölge olduğu için fiyatlar yükseliyor. Booking.com adresinden de ara ara fiyat kontrolü yapmakta fayda var. Gelmeden birkaç gün önce Kopenhag da otelin fiyat düşürdüğünü fark edince öncekini iptal edip yeniden rezervasyon yaptım. Otel fiyatları ya da ev fiyatları ucuz değil kişi başı 50 euro- 70 euro  günlüğü. Arabayı kafanıza göre her yere bırakamıyorsunuz. Ücretli park yerlerine bırakmanız gerekiyor. İzlanda’da içki satılan yerler devlete ait, her yerde içki satılmıyor. Ve her yerde içki de içilemiyor.
Akşam 19.00 da olacak şekilde Bluee Lagoon’a gittik. Reykjavikten yaklaşık 1 saat mesafede. Aslında Blue Lagoon Keflavik havaalanına 20 dakika uzaklıkta. Önceden bilet alabilirseniz İzlanda’ya gelir gelmez de havalalanından Blue Lagoon’a gecebilirsiniz. Biz indiğimiz saatte bilet bulamadık internette, bu nedenle de geç saate bilet aldık. Gerçi iyi de oldu. Önce şehri gezdik, yorulduk, akşam yol yorgunluğunu atmış olduk.  Blue Lagoon için önceden internetten bilet alırsanız kuyrukta beklemeden gidince içeri giriyorsunuz. Blue Lagoon’a sadece giriş fiyatı 45 eurodan başlıyor ve sauna, spa, maske uygulamalarına göre farklı bilet seçenekleri de var. Girişte bileğinize bir bant takıyorlar ve eşyalarınızı dolaplara o bantı okutarak kitliyorsunuz. Yeme içme yaparsanız da bileğinizi okutarak parasını çıkışta ödüyorsunuz. Tesiste para geçmiyor. Bilekliği kaybederseniz depozito ödemeniz gerekiyor. Su saçı sertleştirdiği için saçınıza yumuşatıcı sürmeniz, bone takmanız gerekiyor ve banyo kısmında saç yumuşatıcı var. İnternetten saat 19.00 için yer bulabildik. 


Çok turistik olduğu için hafta sonları çok yoğun ve önceden bilet almazsanız içeri de giremeyebilirsiniz. Blue Lagoon 1980 de açılmış, 40 derece su sıcaklığı, dışarısı buz gibi, suyun tadı hafif tuzlu. 1976 yılında Sigríður Sigþórsdóttir isimli bir mimar tarafından Basalt kayalardan inşa edilmiş. Doğa ile insan yapımı bir yapının muhteşem uyumu burada gözlerinizin önüne seriliyor çünkü gerçekten çok güzel. Yeraltından çıkan sıcak volkanik su önce Svartsengi jeotermal terminaline gidiyor. 200°C nin üzerinde bir ısıya sahip olan bu volkanik kaynar su elektrik üretiminde kullanılıyor. Sonra türbinden geçen suyun yarısı şehre pompalanıyor. Keflavik  ve Reykjavik bu suyla ısınıyor. Önce buz gibi havada suya girmek akıl işi değil dedik. Amaaaa bir girince de çıkmak istemiyorsun. Dışarısı soğuk içerisi sıcacık, iyice gömülüyorsun termal suyun içine. Su sedef hastalığı ve egzamaya iyi geliyormuş. Sürekli bir su devridaimi var ve göletlerdeki su her 12 saatte bir tamamen değişmiş oluyormuş. İsteyenler bir yandan yüzerken bir yandan bir şeyler  içme lüksüne sahip. Hele rengi. Zor tarif edilen mavilerden. Turkuaz mı desem buz mavisi mi desem? Bu rengi içindeki fazla miktarda silika veriyormuş. Saatlerce su içinde durulabilir. Gündüz yerine geç saatte girmek tüm yol yorgunluğunu da alıyor. Kesinlikle yapılması gerekenler listesinde olmalı. Kil maskesini yüzüne sürenler sadece bayanlar değil, kadın erkek herkesin yüzünde maske var. Sonrasında cilt pırıl pırıl oluyor tabi. İsteyen maske satın alabiliyor.
17.09.2016, Cumartesi, Golden Circle
Golden Circle turu denilince Reykjavik’den başlayıp etrafındaki doğal güzelliklerin görüldüğü bu klasik tur akla geliyor. Golden Circle turu, tur şirketleri tarafından da yapılabiliyor. Ya da araba kiralarsanız siz de yapabilirsiniz. Isı ortalaması başkent Reykjavik çevresinde kışın -1 C°, yazın ise +11 C°'. Özellikle Gullfoss, Geysir and Thingvellir inanılmaz yerler ve Thingvellir National Park, hot spring at Geysir geothermal area, Gullfoss Waterfall, Skálholt  kilisesini kapsıyor. Reykjavik ile Thingvellir National Park arası 40km.  Thingvellir National Park Game of Thrones dizisinde Arya ve Sandor Clagne’nin at koşturdukları, çekim yapılan  yermiş ayrıca. Öxararfoss şelalesine geldik. Otopark ücreti 500 ISK (İzlanda kronu) Şelale ve yürüyüş yolu sonbahar renkleriyle dolu. Şelalede yeni evlendiklerini tahmin ettiğimiz gay çift fotoğraf çekimi yaptırıyordu. İzlanda gay evliliklerine 2010’dan beri yasal olarak izin verilen bir ülke. Kimse kimseye bakmıyor, rahatsız etmiyor.


Kiliseye yürümedik uzaktan fotoğrafladık. Yola çıkmadan 4500 krona 15 lt benzin aldık.
Norveç’den sonra Avrupa’nın en pahalı benzininin burada olduğu söyleniyor. Adada benzin istasyonları var tabi ama aralarında mesafe olduğu için depo tam boşalmadan doldurmanızı öneririm. Benzini kendiniz alıyorsunuz kredi kartıyla ödeme yapıyorsunuz. Pompanın çalışması için öncelikle makinaya visa kredi kartınızı okutmanız, ya da nakit ödeyecekseniz markete öncesinde nakit ödemek istediğinizi belirtmeniz önemli. Atlantsolin (AO) ve OB en uygun fiyatlı benzin istasyonlarıymış. Benzin istasyonları 11.30 a kadar açık. Bösmoosstakir 366 denilen tabelanın orda mola vererek sandviçlerimizi yedik. İzlanda’ya gelmek isteyenler sessiz bir doğanın içine girmeye hazır olmalı. Yolda bizim gibi arabalılar var tabi ki ama burası atların, koyunların daha fazla olduğu bir ülke. Sessizliği sevenlerin seveceği bir yer. Gayzerler ve şelalelerde çok yaratıcı pozlar verilebiliyor. Sigara içmeyen biri olarak aşağıdaki pozu Sara başarıyla yakaladı. Birde onun pozlarını görseniz, inanılmaz :-) eğlenceli


 Geysir ve Strokkur’u gezdik. Yeraltı termal yataklarından yaklaşık her 4 dakikada bir yeryüzüne çok sıcak su fışkırmasının gerçekleştiği bir yer burası. En büyük gayzerin adı Strokkur. Burası sülfür kükürt kokuyor. Strokkur gayzeri mucizevi bir şey. 80-100 derece su yeraltından 5 m ye kadar yukarıya fışkırıyor, su kaynıyor ve aniden suyun çıkışını görüyorsunuz. Bu sıcak su kaynakları ısınma ve elektrik enerjisi elde etmede de kullanılmakta.




Yolda atları sevmek için durabilirsiniz. Sadece tellerin elektrikli olup olmadığına dikkat edin ve tellere çok fazla yaklaşmayın.  Geysir’den Gulfoss şelalesine gittik. Burası 1920’li yıllardan beri ulusal sembol olarak kabul ediliyor ve aynıymış. Çok ihtişamlı gerçekten de. Yakınına yaklaşınca su damlacıkları üzerinize kadar geliyor. Keri Kriter gölü krater patlamasıyla oluşmuş. Tramarholah lavı Kerio’dan akmış ve kraterin çökmesiyle göl oluşmuş. Konaklama Vik’de.

18.09.2016, Vik
(Seljalandsfoss ve Skogafoss şelaleleri, Mýrdalsjökull ve Eyjafjallajökull yanardağları, üstünde buzlar olan siyah kum plajı)
Vik, adanın güneyinde bulunuyor, Atlas Okyanusu’na bakan, 300 nüfuslu  bir kasaba Saat 10.30 Vik’den ayrıldık. Gezi süresince yanımızda termoslarımızı bulundurduk ve sabahları sıcak suyumuzu yanımıza aldık. İzlanda’da çeşme suyu içilebiliyor ve suyun tadı çok güzel. Sıcak su kısmında ise kükürt kokusunu alabiliyorsunuz. Seljalandfoss şelalesine gidiyoruz. Şelalenin özelliği 62 m yüksekliğinde, 15m genişliğinde arka tarafına geçilebilmesi ve arka taraftan suyun akışının seyredilebilmesi.
 Şelale çok güzeldi, buraya da bir gelinle damat fotoğraf çektirmek için gelmiş. Şansımıza gökkuşağı  çıktı ve gökkuşağının içinden geçtim, çok güzel fotoğraflar aldık. Saat 13.10 gibi Eyja (Eyjafjallajökull uzun adını telafuz edemiyorum J) yanardağını seyretmeye geldik. Eyja 5 Mayıs 2010 tarihinde  aktif hale gelmiş ve 100 bine yakın uçuş iptal edilmiş. Burda hemen önemli bir konuya değinmek istiyorum. Buzullar eriyince yer kabuğu yukarı doğru yükseliyor, bu yükseliş nedeniyle de araştırmacılara göre volkanik aktiviteler artıyor. Kısaca bu patlamanın asıl nedeni de küresel ısınma işte! Bizde aktif volkan yok nasılsa dememek lazım. Dünya hepimizin ve aynı havayı soluyoruz. İşte 2010 da olan bu patlamada sırasında çıkan gazlar, küller ve tozlar stratosfere kadar ulaştı. Yazın o dönem gelmemesi, fazla yağış nedeniyle ürün kalitesinin düşüşü hepsi birbiriyle bağlantılıymış.

Şelaleden sonra buzula gidiyoruz. Yol boyunca sağda deniz, solda yeşil dağlar var.  Manzara yine değişti. Dağların tepesi kesik, düz, sanki yosunla kaplanmış gibi görünüyor. Tüm yol kenarında atlar, koyunlar çıkmasın diye tellerle çevrili. Koyun sürüsüne denk geldik ve fotoğraf çekmek için durduk. Koyunlar tek sıra halinde ilerliyor.  

Reynisverfi black beach’e (kara plaja) gidiyoruz. Bu plaj gerçekten simsiyah. Bunun da nedeni lavlar. Üstünde buzullar var ve tezat olarak çok güzel görüntü oluşturuyorlar.      
Saat 18.04 gibi hava kararmaya başladı. Dyrholaey’e giderek puffinleri görmek istedik ama göç etmiş olsalar gerek göremedik. Arabayla şu ana kadar 658km yapmışız. Yolda bazen de bizim gibi gezginlerin
durdukları yerde durduk burada ne var diyerek. Yine öyle bir yerde durduk ki insanlar su üstünde yürüyorlar. Burası da başka bir ilginçlikte. Fotoğraflarda su üstünde yürüyen insan çekimleri görebilirsiniz. Deniz fenerini görmek için yola çıktık tekrar. 1978 de korumaya alınmış. Vik’de suyun tadı nefisti. Bol bol su içtik. Benzin istasyonunun adı N1. 


19.09.2016,  Pazartesi, Vik
Suinafellsjokull buzuluna  giidyoruz. Otelden 11 gibi ayrıldık. Hava yağışlı. Interstellar da buzul sahnesi burada çekilmiş. Vik’in nüfusu sadece 300 kişi. Çok küçük. Ama futbol stadyumları var, spora önem veriyorlar demek ki. Gezi süresince çok yerel halktan birini görmedik. İzlanda da 4000ISK üzerinde alışveriş yaptığınız takdirde, vergisini havaalanında alabiliyorsunuz. 11.55 de yine çok farklı bir yere geldik uzay üssüne benzeyen bir arazi yapısı olan. Laufskalavarta, 894 yılında Katla yanardağı patlayınca hasar görmüş bu bölge.
Bu bölgedeki çiftlik hasar görmüş ve lavlarla kaplanmış. Burdan geçen gezginler diğer taşların üzerine taş koyarak seyahatlerinin iyi geçmesini diliyorlar, iyi dileklerde bulunuyorlar.   



19.09.2016,  Pazartesi, Höfn

Burası Höfn’e 201km uzaklıkta. Yolda dağların içinden çıkan çok sayıda şelale ile karşılaşıyorsunuz ve her şelalenin başında 3-4 ev var. 13.43 de Nugsstafur’dan ayrıldık. Çimden üç ev ve bir kilise var. Uzun süredir kullanılmamış, örümcek bağlamış. Son çiftçinin 2010 yılında vefat ettiği yazıyor reminin altında. Evler çok küçük ve sevimli. Ahşap kilisenin içi sıcak. Yaşayan yok ama arka tarafta koyunlar var. 
Skottafelle’e döndük saat 14.07’de. Eystragil şelalesine yürüdük Sara ile. Suartifoss batı rotasından yürüyüşümüz bir saatten fazla sürdü. Skogarpröstur kuş türünü gördük. Bu şelale de inanılmaz güzel, altında sütun bazaltlar var. Patika yemyeşil ve sonbahar renkleriyle dolu,  yeşil ağaçların içinde kırmızı yapraklar çok dikkat çekiyor.
Saat 16.42 gibi Jökulsarlon buzuluna geldik. Burası Breidamerkjökulbuzulunun erimesiyle oluşan buzlardan oluşmuş Burda her yerin telafuzu çokkkkkkkkkkk zor. Bakmadan yazmak mümkün değil yer adlarını. Küresel ısınmadan dolayı buzullar çözülmeye başlamış tabi.  Sağ taraf yemyeşil iken sol taraf ve önümüz buzul. Yeşili, buzulu aynı anda görüyoruz. İşte bu çok şaşırtıcı. Interstellar burada çekilmiş. Saat 19.00 da başka bir Vestrahorn siyah plaja geldik. Burası Höfn’e 70km. Hava 20.00 gibi kararıyor. Buzul gölünde fog balığını gördük yüzerken. Buzul parçaları erimeye başlamış ve bazıları kopmuş. Hava da buz gibi tabi. 
20.09.2016, Salı, Akureyri
11.00 gibi yola çıktık ve Landhelgisg siyah kumsal Esla islands’a geldik. Burası da başka bir siyah kumsal. Yolun sonunda Viking Cafe Iceland e varılıyor. Burayı gezmek için bir ödeme yapmak gerekiyor kişi başı 20TL gibi. Buraya yakın olan ve girişi yasak olan bir radar bölgesi var. Fotoğraf çekmek de yasak.  2017 de çekilecek bir Viking filmi için Universal Studios tarafından Viking köyü kurulmuş Köy çok sevimli. Köyü gezdikten sonra Akureyri ye gececeğiz. Höfn ile Akureyri arası 430km. Adada ilerlediğimiz için yol
boyunca sağımız okyanus. Bu seferde yolda sudaki yüzlerce kuğuyu görüyoruz. Rubin holiday houses denilen yazlık olarak kullanılan ağaçların arasına gizlenmiş evleri görmek için gittik. Her evin ayrı adı var. Fljötsdalsherajdenilen küçük bir şehirden geçtik. Yine bir doğa harikası olan ama maalesef bozuk yumurta gibi kokan  Namafjall Huerir e geldik. Yüksek dereceli jeotermal bir alan burası. Çamurlar pof pof kabarcık halinde kaynıyor resmen ve patlıyor. 1000m derinlik ve 200 derecemin üstünde sıcaklığı varmış.  Hidrojen sülfad gazı gibi hor spring kokusu. Sülfür üretiyormuş. İzlanda da önceden burada silah tozu yapımında kullanılırmış Daha önce de bahsettiğim gibi ordusu olmadan Nato’ya üye olan tek ülke burası. 19.51 de Huerfjall yanardağı lav tarlasına geldik. 2300 yıl önce volkanik patlamalar sonucu oluşan Myvatn gölü de burada. Myvatn naturebath’e 20.30 gibi vardık. 

Girip girmeme konusunda kararsız kaldık. İyi ki girmeme kararı almışız dedik daha sonra. Burdan çıkıp bir beş dk ilerleyince Sara’nın sesiyle durduk, kuzey ışıkları karşımızdaydı.  Işık tanecikleri yoğunlaştığı anda fark ediyorsunuz ama fotoğraflarda yeşillik ve renk çok daha belirgin çıkıyor.  Şanslıyız ki dönüşümüze çok az bir süre kala görebildik.
Üstelik yol boyunca karşımızdaydı. Myvatn kuzey ışıklarının iyi görülebildiği yerlerden biri unutmayın! Akureyri’de biz balina gözlemi yapmadık ama isteyenler için Husavik, dünya üzerinde balina gözlemi yapılan en önemli bölge olarak ünlenmiş.
Akureyri’de Berlin cafe de kahvaltı sonrası şehri gezdik. Burayı çok beğendim. Mağazalar 10.00 , bazıları 11.00 de açılıyormuş. Kimsenin telaşı yok. Trafik lambalarında kırmızı ışıklardan bazıları kalp şeklinde yanıyor, çok estetik gerçekten J Saat 11.30 gibi Reykjavik e dönemk üzere yola çıktık. Tam bir daire çizmiş olacağız soldan sağa doğru. 384 km Akureyri, Reykjavik arası.  Bu seferde karşımızda iki dağ arasında görünen maviliğe doğru gidiyoruz. Sağda karla kaplı dağlar, kırmızı çatılı evler, sol tarafta ise kırmızı,sarı, toprak tonları. Dağların tepesi yine kesik. Önümüzde dağların
arasında görünen denizin rengi ise buz mavisi. Sara roket pozunu burada verdi J Her yerde otları beyaz rulo yaparak toplamışlar, kışa hazırlıklar yapılmış belli ki. Bulutlar koyunlara benziyor. Velkomin, Glaumbaer çiftlik evlerini gezdik. 1948 de kurulmuş bu evler. Kilise ise 1926 dan beri varmış.
21.09.2016, Çarşamba, Reykjavik-Kopenhag-İstanbul-Ankara Dönüş
Askrift fiyordlarından geçiyoruz. 1000kron geçiş ücreti. Bugün son günümüz ve yerel güzel bir restorana gidelim dedik. Messinn balık restoranına gittik. Kesinlikle tavsiye ediyoru. Arctic char adında bir balık sipariş ettik. Somon değil ama benziyor. Bizimle ilgilenen garson çocuk büyük bir keyifle anlattı içinde ne var diye sorunca İçinde bal, badem, roka, cherry tomatoes, zencefil, limon ve tereyağı varmış. 3800 ISK fiyatı ama kesinlikle değer. Bir kap içinde soya sosu, bir kaşık bal, biraz zencefil, soğan, sarımsak karışımını somon balığına yedirip (marine sosuyla) dinlendirilip ızgara yapabilir ya da fırında pişirebilirsiniz.  Üstüne badem ilave edeceksiniz ve roka ile servis edeceksiniz. Bal, zencefil inanılmaz yakışmış balığa. J En kısa zamanda deneyeceğim.
Yemek sırasında üç arkadaş bir ara internete kaptırdık. Engin’in dikkatini çekti. Yan masada oturan yaşları bizden büyük arkadaş topluluğu telefonla ilgilendiğimizi görünce aralarında konuşmuşlar. 
Sohbet yerine niye başları telefonda demişlerdir herhalde. Utandık açıkcası. Karşımızda oturan dövmeli genç topluluk da sohbet ediyordu. Telefonuna bakan yok. İnsanlar sohbet ediyor, konuşuyor, gülüyor. Teknojinin esiri olmamak ne kadar önemli. Bu durumu yaşamak da iyi bir ders oldu. Bir yere gittiğimizde elimizde telefon olmamalı, sohbet olmalı. 
Uçağımız Kopenhag’a 11.20 de kalkacak. üç saat sürüyor uçuş. Kopenhag’dan İstanbul’a ve aynı gün Ankara’ya döndüm. Uzun bir dönüş yolu oldu ama değdi bu seyahate. Yol yorgunluğunu hissetmedim. Hep dediğim gibi uzaklara, çok uzaklara gençken gitmek gerek. Farklı kültürleri, uzak ülkeleri görerek, yaşayarak öğrenmek gibisi yok.
İzlanda Hakkında Sonradan Öğrendiğim İlginç Gelen Konular: Ordusu olmadan Nato’ya üye olan tek ülke, 1949 da üye olmuş, Danimarka’ya bağlı iken  İzlanda resmen 17 Haziran 1944 tarihinde bir cumhuriyet oldu. Ada soğuk ve buzulla kaplı olduğu için adada hiç karınca yok. İzlanda da fahri konsolosluk var , elçilik yok. İzlanda'da okul saatleri günlük 3-4 saat, öğrenciler öğretmenlerle arkadaş gibi ve derslerde saygı çerçevesinde rahatça hareket edebiliyorlar  ve eğitim sistemi çok iyi. İzlanda’da beş üniversite ve iki kolej bulunmakta, Cumhurbaşkanı: Ólafur Ragnar Grímsson, Başbakan: Sigurður Ingi Jóhannsson, jeolojik olarak hem Avrupa hem de Kuzey Amerika kıtasında, İzlanda’nın büyük bir bölümü volkanik olup adadaki yanardağlar hâlâ faaldir. Bunların sayısı 200’ü bulmakta, Kıyılarının uzunluğu 6.000 km’den fazla. Lav ovalarıyla kaplıdır. Bu ovalarda yer yer jökül adı verilen buz kubbelerine rastlanır. Bunların en büyüğü Vatnapöhull 8.500 km2'yi bulan yüzölçümüyle Avrupa’nın en geniş buzuludur.
Topluma açık yerlerde bira ve benzeri alkollü içkiler içmek yasak. Ülkede hava yolu ulaşımı oldukca gelişmiştir. Ülkede irili ufaklı 98 adet havaalanı bulunur. Telefon kodu: 354. Eski İskandinav dili İzlandacanın özelliği diğer İskandinav dillerinin aksine hiç bozulmadan bu güne kadar gelebilmesi. Adada soyadı kullanımı diye bir şey yok. Herkes babasının oğlu! Eğer anneyle baba boşanırsa ya da babaya nefret durumunda bazen insanlar kimliklerini değiştirme yoluna gidip “annesinin oğlu “da olabiliyormuş! İzlandalılar, yaklaşık 1000 sene önce yazılmış olan, tarihi Viking hikayeleri olan “saga”ları hala okuyabiliyorlarmış. 
Danimarka, İsveç, Norveç ve İzlanda gibi İskandinav ülkelerinde yaşayan halkların atalarının kuşaktan kuşağa aktardığı zengin bir mitos öykü ve masal dağarcığı vardır. İskandinavya’da tapılan tanrılara ilişkin efsanelerin yanı sıra ‘Sağa’ denen ve kahramanların haydutların, hayaletlerin, canavarların deniz krallarının köylülerin cücelerin aşk ve serüvenlerinin anlatıldığı öyküleri de vardır. İskandinav mitolojisi günümüz dünyasında mitoslarda geçen tanrılar ve simgeler yönüyle oldukça bilinir bir durumdadır .Örneğin ’Yüzüklerin Efendisi’ kitap ve film serisi temeline bu mitosları oturtarak şekillendirilmiştir. 
EURO 2016’nın ana gündem maddesi İzlanda... 330 bin nüfuslu bu küçük ada ülkesi, tarihinde ilk kez katıldığı Avrupa Şampiyonası’nda grup aşamasını yenilgisiz bitirdikten sonra ikinci turda dünya devi İngiltere’yi 2-1 yenerek tarih yazdı. 2000’li yıllardan itibaren, çok sert ve soğuk geçen kış hava şartlarından etkilenmeyen 20 futbol sahası ile çocukların oynaması için 150 küçük saha inşa edilmiş.

İzlanda halkının çoğu elf, cüce, peri gibi varlıkların gerçek olduğuna inanırmış. Hatta kimileri onlarla yaşamanın pratiklerini geliştirmiş. Bu varlıklarla karşılaşanların hikayeleri dilden dile dolaşırmış. Bir İzlandalı da bu pratikleri ve hikayeleri yeni nesillere taşımak için Elf okulunu kurmuş. 26 senedir faaliyette olan okulda, neye benzedikleri, nasıl yaşadıkları ve onlarla birlikte nasıl yaşanacağı gibi konular öğretiliyor. Mezun olanlara diploma veriliyor.
Troller: Korkunç gözüken mistik bir insanımsı yaratıktır. İngiliz peri masallarındaki Ogreler benzeri şeytani devlerden dağlarda yaşayan dağa insanları kaçıran vahşi ve daha insan benzeri yaratıklara kadar birçok farklı şekilde tasvir edilmişlerdir.

Alf : Beyaz alflar yada elfler. Elf; peri halkına verilen addır. Elfler genellikle insanlara benzerler fakat insanlardan biraz daha kısa ve narindirler. Bu narinliğe rağmen hızlı ve güçlüdürler. Melodik bir ses tonuna sahiptirler. Elfler genelde 1200 yıldan fazla yaşarlar. Bu yaşamın sonucunda ya yaşamdaki kötülüklerden sıkıldıkları için ölümü tercih ederler yada bilinmeyen bir diyara göç ederler. Bu nedenle Elflerin ölümsüz oldukları söylenir.Elfler insanlara oranla daha güzeldirler. Dağlarda veya denizlerde dolaşmaktan pek hoşlanmazlar. Bunun yerine gökyüzünü görerek yaşamak bir şeyler yetiştirmek, ormanlarında huzurlu bir hayat sürmek elflerin istediği yaşam tarzıdır. Elfler diğer ırklarla ilişki kurmayı pek tercih etmezler. 
Diğer ırklardan pek arkadaşları olmaz ama diğer ırklardan olan dostlarını kolay kolay unutmazlar. Elfler büyü konusunda hünerli savaşçılık konusunda çeviklikleri dolayısıyla etkileyicidirler. Genellikle ok tercih eden Elf savaşçıları çeviklikleri nedeniyle bu konuda çok iyidirler. İnsanlar onları ışığın cinleri olarak biliyordu. Alflar görünmezdi ne kokuları ne sesleri ne belirli şekilleri ne bilinen maceraları ne de şarkıları vardı. Devler insanlar ve cücelerın aksine Alflar savaşçı değillerdi. Ancak mutlak bir güçleri vardı. Beyaz Alflar doğanın anlaşılamaz gücünü simgeliyorlardı. 
Onlar tanrıların istekleri dışında doğmuşlardı… Beyaz Alfların diğer yüzü siyah Alflar dokuz alemlerden Svartalfaheim isimli alemde yaşarla
rdı. Siyah Alflar Dev Ymir’in ölü cesedinden beslenmişti. Bütün bu yaratılan canlıların ve hatta tanrıların arasındaki en mistik erdi bu yüzdende içleri ölüm ve karanlıkla dolmuştu. Tanrılardan ve devlerden korktukları için taşların içlerine saklanmış ve bu taşların kara renklerini almışlardı.


İzlanda ile İlgili Diğer Kaynaklar